KAP’TAN BİLDİRİYORUM!

image

Eveeet! “O’nu da Ocak’ta alırız” dönemi, nam-ı diğer: İkinci Transfer ve Tescil Dönemi geldi çattı. Lüzumundan mütevellit, her futbol sezonu için iki adet düzenlenen transfer ve tescil dönemleri ve süreleri, Türkiye Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu tarafından ilan ediliyor; her bir yıl, yeniden.

Bu, İkinci Transfer ve Tescil Dönemi ise tamı tamına Ocak ayını sarmalamakta! 4 Ocak-31 Ocak 2018 tarihleri arasında, “Kamuyu Aydınlatma Platformu” yine sık kullanılanlarda!

Profesyonel Futbolcu Sözleşmeleri

Biliyorsunuz her transfer ve tescil döneminde; imza törenleri, “o kulübün” forması ile ilk poz, yengemiz şehrimizi beğeniyor mu, taraftar grupları ne diyor, yönetim ne istiyor, -hibrit çime ve dahi kalplere imza atanları gördüyse de bu gözler..- yahu bu futbolcular neye imza atıyor? Profesyonel futbolcu sözleşmelerine. Peki, o sözleşmelerde neler yazıyordu? Neler yazıyordu da bu denli para kazanıyordu futbolcular? Neler yazıyordu da tüm kamuoyunu bilgilendirmek gerekiyordu? Orada neler oluyordu? Her gün olagelen şeyler olmuyor muydu aslında?

Hayatımızın sıradan bir gününde sözleşme yapmak için yeni bir -mümkünse forma- kıyafete, basın açıklamasına veya KAP ile münasebete girmemize gerek yok! Gerçekten. Bir an için kendi hayatlarımıza dönelim… Uyanıp bir hafta sonu kahvaltımız için bakkala gittiğimizde ekmek almıyor muyduk? E, biz ekmeği alıyorduk, karşılığında ücretini ödüyorduk; son transfer gelişmelerini bakkal ahalisiyle konuşmayı ihmal de etmiyorduk üstelik! İşte o oluyordu! Evden çıkıp dolmuşa bindiğimizde, “ağabey rıhtıma at beni” derken de mi aynı şey oluyordu yani? Evet! Yine, ulaşım hizmeti aldığımız şoför kişiye ücretini ödüyorduk işbu ilişki karşılığında… Demem o ki; gün içinde düpedüz, defalarca sözleşme yapıyoruz! Ne biz bunun farkındayız, ne de ilgilendiğimiz alanlar.

Futbolun Tam İki Taraflı Sözleşmeleri

Karşılıklı iki taraftan bahsediyoruz ve karşılıklı haklardan, borçlardan söz ediyoruz, aslında. Tıpkı profesyonel futbolcu sözleşmelerindeki, tıpkı günlük alışverişlerimizdeki gibi! Önce; profesyonel futbol takımı kurma şartlarını yerine getirmiş ve profesyonel futbolcu istihdam etmeye ehil olan kulüplere ihtiyacımız var. Sonraysa; bu tip kulüplere bağlı olacak ve sözleşme uyarınca futbol oynamayı kabul edecek sporculara… İki tarafımız da hazır olduğuna göre; profesyonel futbolcu sözleşmelerinin de tam iki taraflı sözleşmeler olduklarını söyleyebiliriz rahatlıkla.

Ne demek istiyorum?

Hukuk, bir bütündür. Sözleşmeler ise özgür!

            Evet, bal gibi sözleşme özgürlüğü var bu ülkede! Hem Anayasal dayanağı var bu özgürlüğün hem de Borçlar Kanunu’na dayanmakta. Kıssadan hisse: “Bir sözleşmenin içeriği, kanunun gösterdiği sınırlar içerisinde, serbestçe tayin olunabilir.” (Türk Borçlar Kanunu|Madde 26) Ayrıca sözleşmeler hukuku, bizden gösterişli bir nümayiş de beklememekte. Zira, sözleşmelerin geçerliliği, “kanunda aksi öngörülmedikçe” hiçbir şekle bağlı değil. (Türk Borçlar Kanunu|Madde 12) Bir kağıt imzalamadığımız için sözleşme yapmadığımızı düşünüyoruz ya. Öyle yapmayalım. Kanun, yazarak yapmamız gereken sözleşmeleri bize çekinmeden söylüyor zaten, müsterih olalım.

Neymar’ın Paris Saint Germain transferi kuvvetinde ya da Messi’nin henüz on üç yaşında uluslararası transferini anımsatan hudutsuz hikayeler çıkar mı bilinmez, ancak; hukukun ve yaşamın bütün olduğu gerçeğinin tadını çıkarmamız için herhangi bir transfer ve tescil dönemine ihtiyacımızın olmadığı bilinebilir. Koltuklarımıza oturup kemerlerimizi bağlayalım ve sonu meşalelerle havaalanlarında sporcu karşılama ile bitecek olan yeni hikayeler için takipte kalalım…

SOCRATES, ÇAĞRINI ALDIM KARDEŞİM!

Geldik 2017 yılına..

Futboldan ne anlıyoruz mesela?

Günümüzde, genel çoğunluk; futbolun bir yarışma, bir yüzleşme ya da iki rakip arasındaki bir savaş olduğunu düşünürken…

Özetsiz yeni bölümü, yaşadığımız hayatı önümüze koyuyordu, 1954 doğumlu, Botafogo’da futbola başlayan “doktor” Socrates….

 

Bizler de artık durmadan seçiyor, seçiliyor; seçtirilmeye doyamıyorduk..

Bir pusulaydık, bir sandık..

Bir evet, bir hayırdık!

 

Futbolun en önemli özelliklerinden biri de eşitlikçi bir oyun olmasıydı!

Her türden yeteneğe ve de yeteneksizliğe cömertçe kucak açışı ondandı.

Hayat boyu, farklı özellikleriyle farklı yerlerde olan insanlar, futbolda aynı yerde, aynı hedef için hareket etmez miydi?

 

Örgütlenmek de aşk gibiydi belki..

Corinthias kadrosundaki Socrates, örgütleyivermişti takımını…

Örneğin stada gidiş geliş saatlerine, hatta eşlerle ne zaman görüşüleceğine yöneticiler yerine futbolcular karar veriyordu artık…

 

Yani, tüm yönetim yetkileri olsun…

Yasama olsun, yürütme olsun, yargı olsun…

Tek bir kişiden sorulmuyormuş.

Yoksa diktatörlük mü ne olurmuş!?

Rejimi tavan yerine tabana çevirmek, karar alma mekanizmasına katılmak adeta şölenmiş.

Evet, yönetmek bir hakmış. Durmadan hatırlamak lazımmış.

Biri “demokrasi” mi dedi?

 

Dönelim, devam edelim…

Mesela, Socrates, ülkedeki cunta rejiminin -kulüplerde yaşanan benzer- sıkıntılarından da rahatsızdı.

Ve bahsettik, örgütlenme aşkına tutulmuştu. Takım hayatındaki demokrasi, resmen az geliyordu.

Formalara yazıp demokrasiyi çıkıvermişlerdi sahaya, çevirmişlerdi cuntanın kum saatini aşağıya!

Bir de üstüne, oy kullanma çağrılarıyla fitili ateşleyen futbolculara sahip çıkılıyorken; kulübün ensesinde bir nefes:

Siyasete spor mu karışırdı hiç?

 

Düşünün ki bir spor kulübü adıyla anılan Corinthians demokrasisi; özgür olmaya, işçi olmaya, işveren olmaya, velhasıl demokratik yaşam hakkına işaret edebiliyor ve dahi mecliste tartışma zemini sağlayabiliyorken;

Düşünün ki bizler yaşam hakkı, huzurla uyuma hakkı, güvende olduğunu bildir butonunu arama hakkı peşindeyiz!

 

Demokrasi için de oynanıyormuş bu futbol…

Henüz 10 yaşındayken ömürlük bir hatıra kazınıyor hafızasına Socrates’in…

Yönetime el koyan ordunun askerleri, evlerine gelmiştir ve evde kitaplar yakılmaktadır..

Babasının kıymet verdiğini bilebildiği kitaplar, 10 yaşında.

 

Oğluna Fidel adını koyabilecek kadar Castro’lu bir yaşam anlayışı, kendisine filozof adı verebilen babası tarafından fısıldanacaktı kulağına..

Biri ona demokrasi demişti.

İnsanlara sırtını dönmemiş; yaşamla, insanla yönetilen futbol, rejimler…

Socrates, çağrını aldım kardeşim!

 

 

YAS

Daha önce bıçakla girilmeye çalışılan bir konser var mı hatırda?

Peki hiç şişme kadın gördünüz mü bir konser salonunda?

Ya cinsiyetçi bir pankart?

Spor camialarının birleşmesi nasıl güç veriyorsa her zaman, nasıl yeşertiyorsa umudumuzu… 

Her zaman, her kınamada iptal olan konserler, sanat etkinlikleri atar damarlarımızı topluyor, birer birer.

Genel geçer zamanlarda oturtamadığımız, çatlağı bol tribün kültürü bile yetişebiliyor dayanışma ruhumuza.

Ne iyi geliyor!

Sanıyoruz ki bundan sonra hep yan yana,

Hep kol kola…

Sanıyoruz ki her gün kardeş olacak renkler…

 

Peki bunlara birkaç günlüğüne inanıyorken bile niye barış şarkıları söylemeyelim?

Sanat ne zamandan beri bu kadar ayrı düştü direnmekten?

Dertler derya olmuşken, acılara tutunurken, ütopyalara inanmak isterken şarkılarla…

Neden ilk yasak perdelere, mikrofonlara?

 

Ya tamamen durmalıydı hayat ya da sarılmalıydık -her alanda- dört elle çalışmaya umutla..

Ne dersiniz?

DERBİDEN ÖNCE DEĞERLERDEN SONRA

Temsilde Adalet Yönetimde İstikrar…

Ne güzel ilkeydi, yaşayabilseydi..

Ne çektiğimiz acılar adil,

Ne felaket dediklerimiz kaza.

Yine nefes almaya utanır hale geldiğimiz ülkemizde sıkışmışlık hissi..

 

Tribünde de böyle değil mi?

Geceleri uyumadan sabahlar ediliyor kimi pankartı yazmak için.

O duruş için, temsiliyet için, bir pankartın altında bir fikre tutunmak için veriliyor emekler bir yerde..

Bir yerde yine felaket dediğimiz ama kaza olmadığını bildiğimiz ve asla şemsiyesi altına giremediğimiz düşünceler..

 

Televizyonda gösterilmeyince adaletin terazisi istediğimiz yerde mi duruyor?

 

Geleceğe taşınacak bir mesele, özü ve sözüyle uygulanan bir kanun ile yerleşmeyince hayatımıza, en yakın adaleti ne tarafta aramalıyız?

 

Ne diyorduk; kadrolar, oyun dizilişi, derbiler, derbilerimiz..

 

Tüm zorlukların ortasında akıldan, hukuktan koşarak uzaklaşırken..

Tüm yarım kalanları, tüm acıları sarsak taraftar atkımızla; ısınabilir miyiz artık?

 

CİNSEL İSTİSMAR ve DERBİ

Her derbi sonrası –özellikle Fenerbahçe-Galatasaray- bazı görüntüler yer ediyor bilinçaltımızda..

Evet iki takımı da tebrik ediyoruz, mücadeleleri için..

Ama Türkiye’de bir yenilen var ki..

Yenilen hep “kadın” bizim buralarda,

Yenilen hep “erkeğe dair” bazı özelliklerin az olduğu taraf,

Yenilen hep “erkek gibi olmayan/olamayan” taraf.

Pazar akşamı derbide bir pankart açıldı..

Fenerbahçe’nin Galatasaray’ı evinde 18. kez yeniyor olmasını kutlamasının başka yolu olamaz mıydı!?

Hem bizler o sırada, “tecavüzcülerin aklanmaya çalışıldığı” bir tasarıyla boğuşmuyor muyduk?

Olur mu böyle şey, demiyor muyduk?

Kadınlar sokaklarda kendilerini ifade etmeye çalışmıyor muydu?

Toplumsal çelişkilerimizden bir demet daha…

_____________

Yetmezmiş gibi, geçtiğimiz sezonlardan aklımda kalan ve günlerce inanamadığım bir başka olay daha vardı..

Fotoğrafını arayıp paylaşmak şöyle dursun; kelimelerle tarifinde bile yeterince sıkıcılık barındıran görüntüler hep kaldı aklımızda.

Tribünde bir “şişme kadın” vardı bu sefer.

“Yenileni”, “yenilecek olanı”, “yenilmek isteneni” anlatmaya çalışıyorlardı belli ki!

Söz konusu objenin stada nasıl girebildiği ile ilgili konu, sanırım artık önemsiz bir detay.

Günlerce takıldığım konu ise hiçbir yöneticinin çıkıp taraftarları adına özür dilemiyor oluşuydu..

____________

Cinsel istismar tasarısının geri çekildiği şu dakikalarda;

Kadınlara alışmak,

Kadın dayanışması/mücadelesi ile tanışmak,

Kadın bedeniyle barışmak dileğiyle…

BARCELONA’DAN KURUMSAL DÜNYAYA

En son ne zaman tebrik edildiniz?

İş yerinizde hangi çalışma arkadaşınız yüreklendirdi sizi, en son?

Sorulara cevap ararken boşalıverdi değil mi etrafınız?

Demek ki çok kurumsal bir eşrafın mensubusunuz üstadım! Herkes size imrenmekte!

…..

Hazır etraf boşalmışken; ara ara bazı güzel görüntüler ilişiyor olabilir hafızanıza… Kazandığı maçta “çocukluğunu yaşamasını beklediğiniz” bazı çocuklar teselli ederler yendikleri rakiplerini, yüreklendirerek.

Hani şu, aldığınız bir ödülü yan masanızdaki arkadaşınızın tebrik bile etmediği, yok sayarak basitleştirmeye çalıştığı kurumsal hayat var ya! İşte futboldan öğreneceği çok şey varmış da haberi yokmuş, mesela!

İlk fırsatta, 22 kişinin bir topun peşinde koştuğuna dair güzellemeler, daha nasiplenememekten, bilsinler.

Futbol hisseli hayat farkındalıklarına bir yol verilse, bilinir;

Gol atan takım arkadaşınızı tebrik etmenin yaşamın vazgeçilmezi olduğunu,

Hayatta atılan her golü kendinize atılmış gibi ayırmazdınız mutluluktan,

Yalnız ve birlikte de olunabilirdi bir kültür içinde.

Yine, futbol sadece futbol değildi.

Barcelona’dan kurumsal dünyaya; sesimi duyan var mıydı?

ARADIĞINIZ TRABZONSPORLU’YA ULAŞILAMIYOR!

Lütfen Türk Telekom hamlesinin hukuki sebebini öğrenip tekrar deneyiniz.

NE OLDU?
TRABZONSPOR-TURKCELL-AVEA/TÜRK TELEKOM ÜÇGENİ

Bildiğiniz gibi Trabzonspor Turkcell ile anlaştı ve 61CELL kampanyası ile huzura çıktı. 561’li numaralar, Trabzonsporlulara hayırlı uğurlu oldu.

Bundan önce, Avea ile yollarını ayırmıştı, Trabzonspor. Avea’nın Türk Telekom çatısı altında bulunması sebebiyle 561’li hatların aranması Türk Telekom tarafından engellendi.
E, ne olacaktı şimdi?

YETİŞ REKABET HUKUKU
Önce şunda anlaşalım:
Rekabeti engelleme hukuku değil bu rekabet hukuku, rekabetin korunması hukuku.

Mal ve hizmet piyasalarındaki bozucu, kısıtlayıcı anlaşmaların, hakim durumun kötüye kullanılmasının engellenmesi için var.

ORTAK NOKTALAR
Söz konusu; Trabzonspor-Turkcell-Avea/Türk Telekom üçgeninde:
Aynı hedef, aynı müşteri profili,
Aynı hizmet, aynı ürün,
Aynı iş kolunda iş yapma meseleleri tıpa tıp aynı hatırlatalım.

REKABET YASAĞI SÖZLEŞMESİ
Trabzonspor-Turkcell-Avea/Türk Telekom üçgeninde ortaya çıkan ve iletişim özgürlüğünü kısıtlayan uygulamada çözümü taraflar arasındaki sözleşmeler belirleyecek.

Taraflar arasında yapılmış bir Rekabet Yasağı Sözleşmesinin var olup olmadığı; varsa şartları merak konusu.

Bu tip bir sözleşmenin var olduğu varsayımından hareket edersek; çalışma alanı, rekabet yasağının süresi ve en önemlisi cezai şarta dair tüm sorularımız yanıtını bulacak demektir.
Mesela, cezai şartın ödenmesiyle rekabet yasağından kurtulmak ve iş piyasasına salınıvermek mümkün.

SONUÇ
Trabzonspor taraftarlarının ve tesadüfen de olsa 561’li hat alan kişilerin iletişim özgürlüklerinin kısıtlanması da Anayasal ve evrensel hukuk prensiplerine aykırı..

Beklentimiz, böylesine büyük kurumların sorunu hukuki çerçevede ve “aralarında” halletmeleri, mağduriyeti önlemeleri değil mi?

13 YAŞINDA ÇOCUK NASIL TRANSFER OLUR?

KÜÇÜK FUTBOLCULARIN TRANSFERİ NASIL GERÇEKLEŞİR?

EURO 2016’da tebessüm sebebimiz olan Emre Mor, 18 yıl 323 günlük yaşamında Türk Milli Takımı’nı  Avrupa Şampiyonası’nda temsil eden en genç oyuncu oldu.

Yetmedi. Hızlı, cesaretli oyunu ile futbol dünyasını, tertemiz gülüşü ve samimiyeti ile ise çoktan kaybettiğimiz duyguları harekete geçirdi.

Peki Emre Mor, 18 yaşından küçük olsaydı nasıl transfer olacaktı, Borussia Dortmund’a?

Yine aynı şekilde, milli takım kampından izin alıp birkaç saat içinde imzalayabilecek miydi, profesyonel futbolcu sözleşmesini, hem de tek başına?

FUTBOLUN KORUMA İÇGÜSÜDÜ: KÜÇÜK FUTBOLCULAR

18 yaşını doldurmamış futbolcular, prensip olarak uluslararası transfer yapamıyorlar.

Küçük futbolcunun uluslararası transferinin gerçekleşebilmesi için; futbolcunun kanuni temsilcilerinin transfer olunacak kulübün bulunduğu ülkeye taşınmış olması gerekiyor.

MESSİ AİLESİNİN İKAMETGAH DEĞİŞİKLİĞİ

Sizin de aklınıza hemen Messi ailesinin yıllar önce Barcelona’ya taşınıvermesi gelmedi mi?

Hatırlarsınız, 2000 ylında, Lionel Messi tam 13 yaşında bir çocuk iken; büyüme hormon eksikliği tedavisi görmesi için İspanya/Barcelona’ya taşınıyor Messi’ler.

Messi ailesinin “Barcelona’ya” taşınmasındaki tedavi gerekçesi tesadüf mü?

Dünyanın başka bir yerinde -en azından Arjantin’e daha yakın bir ülkede- gerçekleştirilebilecek bir tedaviden bahsediyoruz. Yani, esas mesele futbol! Neden mi?

Küçük futbolcunun uluslararası transfer akıbeti için ailesinin kulübün bulunduğu ülkeye taşınmış olması şartını hatırlatalım ve ekleyelim:

Taşınma gerekçesinin “her nasılsa” futbolla ilgisi olmayan bir nedene dayanması bekleniyor.

Uygulamada, özellikle büyük kulüpler tarafından küçük futbolcuların ailelerine -usulüne uygun şekilde- iş bulunarak; bu transferlerin gerçekleşebildiğini söylemek ziyadesiyle mümkün.

İSTİSNAİ HÜKÜMLER

18 yaşından küçük futbolcuların uluslararası transfer yapmasının hiç yolu yok mu peki?

Henüz 17 yaşında iken; 2004-2005 sezonunda La Liga’da gol atan en genç oyuncu bile olan Messi’nin geride bıraktığı bir istisna silsilesi var elbette…

Bizlere Edirne-Bulgaristan üzerinden komşu ülke hukuku matematiği yaptıran iki istisna mevcut. Küçük futbolcu, kendi ülkesinin sınırına 50 km.’den daha kısa bir mesafede ikamet edecek ve komşu ülke federasyonuna tescilli kulübün tesisleri de küçük futbolcunun ülkesi sınırına 50 km.’den daha kısa bir mesafede bulunacak.

Bu koşullar mevcut olduğu vakit, küçük futbolculara da uluslararası transfer alanı açılabilir.

Yoksa, Messi’ye kendini evinde hissettiren aynı Barcelona, minik Muhammed Demirci’yi neden ailesinden ayırmak istesindi transfer etmek için?

 

MİLLİ TAKIM HUKUKU

Her sıkışıldığında akla gelen ilk durak; avukatlık müessesesi ve hukuk olmuştur! Tıpkı dün akşamki İtalya kadrosunun zayıflığına bozulan kişilerin yaptığı gibi..

UEFA’nın EURO 2016 kurallarına dayanarak İtalya’ya ceza -pardon fatura- kestirme çabaları da dün akşam zaman tünelimize takıldı..

Gerçekten geldiğimiz aşama bu mu?

Kendi milli takımımızın bir ekolü bile yokken,

Saçımız bozulmasın, formamız terlemesin derken top peşinde koşmuyorken,

Aynı zamanda sistemsiz durumumuzu “düzen” sanıyorken,

Çalışılmış tek bir pozisyonumuz yokken,

Gerçekten İtalya’nın kadrosu mu konu?

İnsanların turnuvaları uzun, sevgili okur!

Belli ki 4 puandan fazlasını hedefleyerek uçağa binmişler.

Bazı maçlar, bazı sakatlıkları ve/veya yorgunlukları engellemek için “yumuşak geçilmiyor” mu bizim ligde de?

Durumu kabul etmek için oldukça doğru bir zamanda olabiliriz belki ne dersiniz?

Demem o ki; hukuk da sistem de oyun kuralları da her gün lazımdır!

Her gün kullanmaya ne dersiniz?

UEFA EURO 2016 kurallarından önce “teknik direktör” “futbol direktörü” tanımlarına baksak nasıl olur peki?